6 Eylül 2013 Cuma

Ey kalbimdeki Tanrı!



O, kan görünce bayılanlardan değildi. Hiç olmadı.
Hatta belki de hoşuna bile gidiyordu. Durgun bir ruhu vardı, huzur içinde yüzen ve hiç batmayan, boğulmayan. Saatlerce bir ateşin kıvılcımlarını izleyebilirdi. Bir şelalenin akışını. 
Ölüme garip bir hayranlık duyardı.
Omzunun arkasında bir yunan haçı dövmesi vardı. Belki de sadece bir artı işaretiydi. Kısacık saçları gizlemezdi dövmesini, aksine ortaya çıkarırdı. Her zaman başı yukarıda, omuzları dik dururdu. Bin sekiz yüzlü yılların Fransız konteslerini andıran minik ve bembeyaz bir yüzü, kocaman mavi gözleri vardı. Burnu bir heykelinki gibiydi.
"Bana Tanrı'nın bir sanatçı olduğunu kanıtlıyorsun, aşkım." derdi sevgilisi, her gece arabayla onu evine bıraktıktan sonra kapısının eşiğinde. Onu öpmeden saniyeler önce.
O sevgilisinin inandığı Tanrı'ya inanmazdı.
"Ey kalbimdeki Tanrı" diye başlardı duaları. Her gün, gece ya da sabah, istediği herhangi bir saatte ve yerde iki elini de kalbinin üstüne koyarak dua ederdi. Hangi Tanrı'ya inandığını kimse bilmezi. Ama konuşurdu Tanrı'sıyla. 
Annesi onu kanlar içinde banyoda, elinde bir makasla bulduğunda "Neden?" diye tekrarlıyordu. Bileğindeki izlere soruyordu "Neden beni yanında istemiyorsun? Senin için fazla mı gencim!" Ve sağ yanağından tek bir damla yaş aktı. Annesi onu bir daha ağlarken görmedi. Kimse görmedi.
Pek sık gülmezdi ama güldüğünde, gözlerinin içi gülerdi. Herkese bulaştırırdı neşesini. Bunu ona söyleyen herkese "Ben bulaşıcı bir hastalığım, hayatım. Eğer gülmüyorsam yanıma yaklaşmamalısın. Bulaştırabileceğim başka hislerim de var." derdi. Bu sizi ürkütürdü ama o size bir kez bakar ve yine güldürmeyi başarırdı.
Onu tanımak, bir ayrıcalıktı.
Ama hep tanımamayı dilerdiniz. O hem mükemmel hem de korkunçtu. 
Tıpkı bir Tanrıça gibi.

- Başak Sungur.
  06.09.2013

3 yorum: